6-9 Haziran 2024 tarihinde gerçekleşen Avrupa Parlamentosu seçimleri tamamlandı. Katılım oranının %50,66 olduğu, 27 ülkede 185 milyon AB vatandaşının kullandığı oy Avrupa Parlamentosunu önümüzdeki 5 yıl yönetecek yeni temsilcileri ve siyasi grupları belirledi. 27 ülkeden İrlanda hariç resmî sonuçlarını açıklayan ülkelerde tahminler değişmedi. Merkez sağda bulunan Avrupa Halk Partisi birinciliğini korurken Sosyalist ve Demokratlar ikinci grup oldu. Bununla birlikte dikkat çeken sonuç ise aşırı sağın seçimden güçlenerek çıkması oldu. İşte sonuçların ardından gelişen bazı olaylar ve seçimlerin analizi.
Birçok politikacı ve spekülatöre göre AP seçimlerinden sürpriz sonuç çıkmayacağı yönündeydi. Fakat aşırı sağdaki yükselişin kendini belli etmesi de bekleniyordu. 2019 yılındaki seçimlere göre Avrupa Halk Partisi koltuk sayısını 10 adet arttırdı. İkinci büyük grup olan Sosyalistler ve Demokratlar ise 4 sandalye kaybettiler. Liberallerin temsil edildiği Renew Europe grubunda ise büyük bir kayıp var. 2019 seçimlerinden 102 sandalyeyle 3. en büyük grup olarak çıkan parti 23 sandalye kaybederek 79 sandalye temsil alabildi. Benzer bir kan kaybı Yeşiller ve Avrupa Özgürlük İttifakı ile Sol Grubunda da mevcut. 71 sandalyeden 53’e düşen Yeşiller ve Avrupa Özgürlük İttifakını, Sol Grubu sadece 1 sandalye kaybederek takip etti. Seçimin dikkat çeken yükselişi ise aşırı sağı temsil eden iki grupta. ID ve ECR. Avrupa Muhafazakârlar ve Reformistler Grubu 69 sandalyeden 73’e, ID grubu ise 49 sandalyeden 58 sandalyeye yükseldi. Böylelikle aşırı sağın temsiliyeti 131 sandalye ile parlamentodaki 3. En büyük temsiliyet durumunda. Bağlantısızlar 45 sandalye izlerken yeni seçilen ve herhangi bir gruba dahil olmayan temsilciler 55 sandalye aldı.
Aşırı Sağdaki Yükseliş Şok Dalgası Yarattı
Aşırı sağ siyasi partilerin yükselişi beklenen bir durumdu. Fakat parlamentodaki üçüncü en büyük temsiliyeti alacakları konusunda şüpheler vardı. İspanya, Hollanda, İsveç, Avusturya ve Fransa’da seçimi birinci olarak tamamladılar. Almanya’da ise ikinci olarak bitirdiler. Macaristan’da ise Fidezs Partisinin çıkardığı 10 aday bağlantısızlar hareketinde kaldı. Bununla birlikte Yunanistan’daki Türklerin Partisi olarak bilinen DEB Batı Trakya’daki Gümülcine ve İskeçe’de seçimleri birinci parti olarak bitirdi. Bulgaristan’da yaşayan Türk kökenlilerin partisi olan Hak ve Özgürlükler Hareketi HÖH ise ülke genelinde ikinci parti oldu.
İstifa ve erken seçim kararları da gelmeye başladı. Fransa’da partisinin yenilgisini üstlenen Cumhurbaşkanı Macron meclisi feshettiğini haziran ayının sonunda ülkenin erken seçime gideceğini açıkladı. Benzer bir durum da Belçika’da yaşandı. Belçika Başbakanı Alexander De Croo seçim yenilgisi nedeniyle istifa ettiğini açıkladı. Almanya’da ise Şansölye Olaf Scholz’un partisi SPD’nin CDU/CSU ve aşırı sağcı AfD’nin gerisinde üçüncü parti olarak seçimi tamamlamasının ardından erken seçim iddiaları konuşulmaya başlanıyor.
Aşırı Sağdaki Kendini Kanıtladı Mı?
Aşırı sağ partiler Avrupa’da son 10 yıldır bir fiil yükselişte olsa da özellikle son 3-4 yıldır sağ popülizmden beslenerek bir ivme kaydettiler. Özellikle Hollanda’da Geert Wilders, İtalya’da Giorgia Meloni ve Fransa’da Le Penn gibi liderler bu hareketin başını çekenler oldu. İtalya’da bir önceki seçime göre oyunu arttıran Meloni’nin partisi İtalya’nın Kardeşleri kendisini kanıtlamayı başardı. Erken seçime giden Fransa’da ise Le Penn’in Fransa’nın yeni Cumhurbaşkanı olabileceği konuşulmakta.
Bu yönelim ve aşırı sağın güçlenmesinde ise ortak bir söylem dikkat çekiyor. Milliyetçi yaklaşımlar, göçmen karşıtlığı ve Avrupa Birliği’nin devletlere yarattığı yük. Küreselleşmenin artan küresel terör, iklim değişikliğinin yarattığı sonuçlar, bölgesel savaşların ve gerginliklerin artması ve göç konusu milli devlet kavramının gereği olan etnik ve yeri geldiğinde de dinsel (hatta mezhepsel) milliyetçilik olgularını daha da bastırmış durumda. Fransa’nın olası yeni Cumhurbaşkanı olacak olan Le Penn’in en büyük seçim vurgusu “Mültecileri evlerine yollayacağız.” Fransa genelinde oldukça yankı bulunmakta. Avrupa’nın birçok ülkesinde özellikle Afrika ve Ortadoğu ülkelerinden gelen göçmenlerden yana rahatsızlık hâkim. Son zamanlarda Fransa ve Hollanda gibi ülkelerde göçmenler tarafından çıkarılan olaylar ve toplumsal gösteriler vatandaşlarda hem korku hem de öfke uyandırıyor.
Seçim Sonuçlarının Türkiye’ye Yansıması Ne Olur?
Seçim sonuçları Avrupa’yı ve Avrupa Birliğini etkileyeceği kadar oldukça uzun bir süredir AB ile ekonomik, politik, ticari ve kültürel bağları olan Türkiye’yi de etkileyecektir. Aşırı sağdaki yükseliş ve yeni parlamentonun özellikle en çetin savunacağı konu göçmen politikası olacaktır. Göçmenler konusunda AB çok uzun bir süredir Türkiye ile çeşitli anlaşma ve ittifaklar dahilinde. Göçmenlerin Türkiye’den batıya geçmesinin engellenmesi, Türkiye’de barındırılmaları ve yenilerinin gelmemeleri konusunda AB ciddi bir finansal destekle Türkiye’yi kullanmaktadır. Küresel iklim değişikliğinin yarattığı ortam, Afrika ve Ortadoğu ülkelerindeki istikrarsızlıklar ve artan çatışmalar yeni göç dalgalarının da gerçekleşeceğini göstermektedir. Buna yönelik Avrupa kendi Avrupa Kalesi projesini faaliyete geçirmiş ve Türkiye’yi de bu konuda bir bariyer olarak kullanmaya karar vermiştir.
Peki bu aşırı sağ ya da sağ popülizm Türkiye’ye sıçrar mı? Bu soruya cevap vermek için aslında biraz erken. Avrupa’da gördüğümüz aşırı sağın söylemlerinin Türkiye’de muhatap bulacak bir siyasi atmosfer veya hareket hali hazırda bulunmamaktadır. Her ne kadar göçmenler ve düzensiz göç konusunda söylemlere sahip bir siyasi parti bulunsa da toplumsal atmosfer buna hazır değildir. 2021 yılında İYİ Parti’den ayrılan İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ tarafından kurulan Zafer Partisi kurulduğu günden bu yana Türkiye’deki düzensiz göçmenler ve sığınmacılar üzerinden radikal bir politika üretse de girdiği son iki seçimde kemik bir oy oluşturabilmesine karşın kayda değer bir başarı elde edememiştir. Öyle ki Zafer Partisi’nin savunduğu ideolojik görüş ve çerçeve Avrupa aşırı sağından farklıdır.
Bununla birlikte Türkiye’de toplumun benzer bir aşırı sağ kültüre hazır olmadığı ortadadır. Bunun en büyük sebebi Türk toplumunda ırkçılık derecesinde bir ideolojinin bulunmamasıdır. Ülkücü Hareket, Alperen Ocakları ya da kendini Türkçü/Turancı olarak tanımlayan seçmenlerin aslında hiçbiri bu derece bir sağ popülizm kültürüne sahip değildir. Bir başka faktör ise göçmenler kavramıyla Türkiye’nin tanışıklığının oldukça yeni olmasıdır. Arap Baharı ve devamında gelişen Suriye İç Savaşı sonrası Türkiye’ye gelen mültecileri 2021 yılında Afganistan’da Taliban rejiminden kaçan göç dalgası izlemiştir. Türkiye yaklaşık son 10 yıldır mülteci, göçmen ve kaçaklarla tanışıkken Avrupa ülkeleri en az 50 yıldır bu olguyla yaşamaktadırlar. Bugün herhangi bir Avrupa ülkesine ortalama 40 yıl önce göçmen olarak gelmiş bir ailenin çocukları vatandaş olarak bürokraside önemli görevlere gelebiliyorlar, belirli iş kollarında yönetici olabiliyorlar hatta siyasette yer alıp belediye başkanı, milletvekili ve siyasi parti başkanı konumlarına erişebiliyorlar. Hollanda’daki çoğunluğu Türklerin ve göçmenlerin oluşturduğu DENK Partisi bunun bir örneğidir.
Türkiye’deki yüksek enflasyon, geçim derdi ve ağır ekonomik krizin etkileri en son gerçekleşen yerel seçimde sosyal demokratları birinci parti yapmıştır. Türkiye’de benzer bir aşırı sağın ve popülizmin yükselebilmesi için göçmen krizi mevzusunun daha hissedilir hale gelmesi gerekmektedir. Bununla birlikte mevcut yükselişteki sosyal demokrat, sosyal belediyeci, eşit hizmetçi anlayışın bu krize çaresiz kalması ve bu aşırı sağ popülizmin başını çekecek partinin kendini siyasi skalada ilgili yere konumlandırması gerektiğini anlaması gerekmektedir.


Yorum bırakın