Temelleri 9 Mayıs 1950’de atılan Avrupa Birliği bu yıl 74. Yaşını kutluyor. Dönemin Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman’ın girişimi ile başta Fransa ve Batı Almanya’nın, akabinde komşu devletlerin, Avrupa’nın kaynaklarını paylaşma ve iş birliği içinde barış ortamında ekonomik, ticari ve siyasi ilişkilerini kurmayı hedefleyen bildiri günümüze Dünya’nın en büyük ekonomik birliklerinden biri olarak karışımıza geldi. Schuman’ın rüyası gerçekleşti ve devam ediyor. Peki bu rüyayı devamında neler bekliyor? Rüya bir kabusa dönüşebilir mi?
İkinci Dünya Savaşı sonrası hem maddi hem de manevi olarak yıpranmış olan Avrupa kalkınma hamleleri arayışı içine girmiştir. 1800’lü yıllardan beri var olan ağır sanayi savaş boyunca hasar almış olsa da yeniden ayağa kaldırılmıştır. Tabi bunun için gerekli maden ve enerji kaynaklarının nereden temin edileceği sorusu doğmuştur. İşte bu noktada Avrupa’da devletlerin kaynak savaşı yapmasındansa mevcut kaynakları ortak kullanma arzusu doğmuştur. Savaş travmaları olan bu kıta toplumu savaşmadan da kömürü ve yer altı cevherlerini kullanabilirdi.
İşte bu fikir 1947-48 yılları arası Fransa Başbakanı, 1949’da da dışişleri bakanlığını yürütmüş olan Robert Schuman’ın bir fikri ile vücut buldu. Başında Fransa ve Batı Almanya’nın bulunduğu komşu Avrupa ülkelerini de içerecek bir ekonomik iş birliği örgütü kurma. Fikir aslında bir Fransız devlet politikası olarak ortaya çıkmışsa da 1949’da Londra’da toplanan Avrupa Konseyi toplantısında dile getirilmiştir. Bildirgenin hazırlanmasında Robert Schuman’ın yanında Jean Monnet ve Paul Reuter’in de katkısı büyüktür. Oldukça çetin geçen bir sürecin ardından 9 Mayıs 1950 yılında kabul edilen Schuman Deklarasyonu bir yıl sonra kurulacak olan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğunun doğum belgesi olmuştur.
AKÇT’den AB’ye
1951 yılında Batı Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Lüksemburg ve Belçika ile başlayan bu serüven 2024 yılına gelindiğinde 27 üyeli ve genişlemek için can atan bir yapıya dönüştü. 1965 yılında topluluğa Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu da dahil olunca teşkilatın işlevi ve yapısı değişmeye başladı. 1973 yılında ise topluluk ilk genişlemesini yaşadı. İrlanda, Danimarka ve Birleşik Krallık topluluğun yeni üyeleri oldu. 1979 yılında ise ilk kez Avrupa Parlamentosunun kurulmasına karar verildi. İkinci büyümesini 1981 yılında Yunanistan’ın katılımı ile yaşayan topluluk 1986’da İspanya ve Portekiz’in tam üyeliği ile devam etti. Yunanistan ile birlikte başvuran Türkiye ise günümüzde hala aday ülke statüsündedir. Berlin Duvarı’nın yıkılması ile Almanya’nın birleşimi sonucu 1991’de Doğu Almanya eyaletleri de birliğin üyeleri haline gelmiştir. Bu anlamda yerel yönetim birimi olarak birliğe ilk katılım 1991 yılında olmuştur. 1995 yılında İsveç, Finlandiya ve Avusturya da birliğe tam üye olmuşlardır. Kuzeydeki İskandinav ülkelerinden İzlanda da günümüzde adaylık statüsünü korurken Norveç ise iki defa düzenlediği halk referandumunda “Hayır” oyu çıkmasından kaynaklı üyelik başvurusu yapmamıştır. Benzer bir durum İsviçre için de geçerlidir.
Avrupa Topluluğu en büyük genişlemesini ise 2004 yılında yaşadı. Soğuk Savaşın sona ermesi ile Demir Perdenin ardındaki Doğu Avrupa ülkeleri birer birer devrimler ile sosyalizmden demokrasiye geçince yeni bir fenomenin ortaya çıkmaması için AB buraya el attı. 2004 yılında Macaristan, Polonya, Estonya, Letonya, Litvanya, Slovenya, Malta, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Güney Kıbrıs Rum Kesimi ve Malta birliğin yeni üyeleri oldu. 2007 yılında altıncı büyümesi ile Romanya ve Bulgaristan’ı da bünyesine dahil eden AB’nin en genç üyesi ise 2013 itibariyle Hırvatistan olmuştur.
Brexit Süreci
Schuman’ın 1948’deki hayali bir rüyaya dönüşse de her daim güzel bir rüya olarak devam edemedi. 1973 yılında birliğe tartışmalı olarak üye olan Birleşik Krallık 2016 yılında referandum yaparak AB’den ayrılma sürecini başlattı ve 31 Ocak 2020 itibariyle resmi olarak AB’den ayrıldı. Aslında bu ayrılma Avrupa Birliği tarihinde bir ilk değildir. 1981 yılında Danimarka’nın bir parçası olan Grönland tartışmalı bir özerklik modeli ile AB’den ayrılan ilk yer oldu. 1976 yılında Birleşik Krallık’ta yapılan referandumda yüzde altmış yedi ile birlikte kalma oyu çıkarken 2016 yılındaki referandumdan yüzde 52 ile ayrılma kararı çıkmıştır. “Exit” hareketleri aslında bütün AB üyesi ülkelerde var olan bir siyasal örgütlenmedir. Siyasi çıkar gruplarının, popülist partilerin ve ağırlıklı olarak aşırıcı grupların desteklediği bu hareketin öncülüğü Birleşik Krallık’ta gerçekleşti. Birleşik Krallık’ın Avrupa’da para basamaması, AB’nin vergi sistemindeki adaletsizlik, Avrupa’ya gelen göçün entegre edilememesi ve artan ırkçılık ve yabancı düşmanlığı Brexit’e giden yolu açtı.
Yeni Bir Yurttaşlık Modeli
Avrupa Birliği üyesi her bir ülkenin vatandaşı aynı zamanda birer AB vatandaşıdır. Her bir AB vatandaşı AB üyesi diğer ülkelerde yaşama, çalışma, eğitim görme ve ticari faaliyet hakkına sahiptir. Bu bağlamda 27 üyenin bulunduğu herhangi bir ülkeden pasaporta sahip olmak birey açısından bir ayrıcalıktır.
İşte model de tam burada kopuyor. Devlete değil bireye vatandaşlık modeli.
The Guardian gazetesine konuşan İtalyan filozof ve siyasi aktivist Lorenzo Marsili’ye göre devletlere değil vatandaşlara AB vatandaşlığı sunulmalı. Örneğin İngiltere ve Türkiye gibi AB ile yakın bağları bulunan ülkelerin vatandaşlarına AB vatandaşlığını vermek barışa ve AB’nin mottosu olan “Çeşitlilikte Birlik” ilkesine katkı sağlayacaktır. Marsili’ye göre örneğin bir İtalyan, bir Ukraynalı ve bir İngiliz Berlin’de bir restoranda yemek yiyebilir. Fakat içlerinden sadece İtalyan Berlin’de süresiz olarak kalabilir. Sadece İtalyan Alman sağlık sisteminden yararlanabilir ya da Berlin Belediyesi seçimlerinde oy kullanabilir. Bakıldığında bu üç kişide Avrupalıdır. Fakat sadece İtalyan vatandaşı olduğu devlet nedeniyle ayrıcalıklara sahiptir.
Avrupa vatandaşlığı günümüzde sadece AB üyesi ülkelere verilen bir statü bu statüye göre serbest dolaşım, sermaye ve metanın önünde sınırların kalkması ve işgücünün transferi daha da hızlanıyor. Fakat gözden kaçan bir ayrıntı var: Bu vatandaşlık modelinin uygulanmasında bir engel yok. Çünkü AB genişleme niyetini açık açık belli ediyor. Moldova ve Ukrayna’ya katılım müzakerelerini başlatmak için yeterince yeşil ışık yakmış durumda. Balkan ülkeleri içinse süreci hızlandırma niyetinde. Tabi kesin tam üyeliğin gerçekleşmesi nereden bakarsanız en az 10 yılı bulabilmekte. Her ne kadar AB vatandaşları arasında 2/3 oranında AB’ye güven çıksa da artan düzensiz göç, Rusya-Ukrayna arasındaki savaş, Hamas-İsrail çatışmalarında AB’nin izlediği tavır, artan sağ popülizm birlik için büyük sıkıntıları oluşturuyor. Enerji fiyatlarındaki artış ve iklim değişikliği kıta Avrupası için alarm çanlarını çalarken Covid-19 Pandemi sonrası yeni düzen Avrupa’yı yeterince etkiledi. Belki de Schuman’ın rüyası ara ara kabuslara da dönmekte.


Yorum bırakın