DEĞİŞMEZ MÜTTEFİK: ALMANYA

DEĞİŞMEZ MÜTTEFİK: ALMANYA

Almanya ve Türkiye bu sene diplomatik ilişkilerinin tahsisinin 100. Yılını kutluyor. Özü Osmanlı dönemine kadar uzanan Almanya ile ilişkilerde müttefiklik konusu asla değişmeyen bir unsur. 1. Dünya Savaşı’ndan Batı ittifakına, NATO’dan Suriye Krizine kadar Almanya ve Türkiye her daim aynı safta kalmışlardır. Başta ekonomik olmakla beraber siyasi, ticari ve kültürel bir iş birliğini kapsayan diplomatik ilişkilerin çok yönlü tahlili bu yazımın konusudur.

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde Almanların Ortadoğu’ya ilgisi artmış ve Osmanlı Almanların ekonomik partneri olmaya başlamıştır. Berin’den Hicaz’a kadar olan demiryolu projesinin büyük bir kısmı Almanlar tarafından döşenmiş ve finanse edilmiştir. 1. Dünya Savaşı’nda Bulgaristan, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu Almanya’nın yanında savaşa girmiş ve mağlup olmuştur. 1923 yılında laik bir cumhuriyet olarak tekrardan kurulan Türkiye Osmanlı’dan aldığı miras ile dış politikasını ve hariciye teşkilatlanmasını yeniden kurmaya başlamıştır. 1924 yılında iki ülke arasında imzalanan Dostluk Anlaşması ile diplomatik ilişkiler tahsis edilmiş, aynı yıl hem Ankara’da hem de Berlin’de karşılıklı büyükelçilikler açılmıştır.

1920-1930 yılları arasında ikili ilişkiler ağırlıklı olarak ekonomik ve ticari ilişkiler ön plana çıkmış askeri ve siyasi meseleler ise gölgede kalmıştır. Özellikle bu dönemde Türkiye’deki makine endüstrisine olan Alman yatırımları dikkat çekmektedir. 1924-1930 yılları arasında kurulmuş 14 Türk şirketinde Alman sermayesi yer alırken bu dönemde kurulan 5 şirket ise direkt Alman yatırımı ile kurulmuştur. 1932 yılına gelindiğinde Alman sermayesi Türkiye’deki makine sanayinin %57,7’sine hakimdi. Bununla birlikte demiryolları inşaatlarının büyük bir kısmı ya Alman şirketleri tarafından yapılmış ya da Almanlar tarafından finanse edilmiştir.

1930’lu yıllar ise Almanya’da aşırılıkların dönemi olmuştur. Artan otoriterleşme ve yayılmacılık eğilimleri Atatürk’ün dikkatini çekmiş ve Almanya’nın Avrupa’da 1. Dünya Savaşı’ndan kalma bir hesaplaşma eğiliminde olduğunu düşündürmüştür. Her ne kadar 1933 yılında başa gelen Hitler ile birlikte Türkiye-Almanya ticaret ve ekonomik hacmi genişlemiş olsa da Almanya’nın Türkiye’yi krediler üzerinden denetim altına alma planı başarılı olamamıştır. Türkiye’nin barışçıl dış politikası bunun önünü kesmiştir. 1938 yılına gelindiğinde Almanya’nın Türkiye’deki ticaret potansiyeli %50 oranına yükselmiştir. 2. Dünya Savaşı yıllarında bağımsız kalan Türkiye denge politikası izleyerek kendisini korumayı başarmıştır. Fakat buna karşılık olası bir Alman işgaline karşı Trakya ve Çanakkale bölgelerinde Çakmak Hattı olarak bilinen Savunma hattı koruganlarını inşa ettirmiştir. Savaş boyunca tarafsız kalan Türkiye savaşın sonunda sembolik nitelikte bir hamle yaparak Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etmiş böylelikle savaş sonrası iki kutuplu küresel düzende Batı bloğunda yer alabilmeyi sağlamıştır.

1950’li Yıllar ve İşçi Göçü

2. Dünya Savaşı’ndan hem fiziki hem de ekonomik olarak en zararlı çıkan Almanya hızlı bir yeniden inşa ve ekonomik kalkınma sürecine girmiştir. Harabeye dönmüş şehirlerini yenileme ve ekonomisini yeniden kurma sürecinde savaşlarda kaybettiği insan kaynağı ve nüfusundan dolayı işçi göçü almaya karar vermiştir. 1950’li yıllar Almanya’nın göç almaya başladığı yıllar olmuştur. Ağırlıklı olarak İtalya, Polonya, Yunanistan, Tunus, Rusya gibi ülkelerden göç alan Almanya’nın listesindeki bir başka ülke de Türkiye’dir. 1961 yılında imzalanan İşgücü Anlaşması çerçevesinde Türkiye’den birçok vatandaşımız Almanya’da çalışmak için göç etmeye başlamıştır. Türkiye’de 1950’li yıllardaki ekonomik durgunluklar, köyden kente göç ve geçim sıkıntısı Türk vatandaşları için Almanya’ya gitmeyi bir alternatife dönüştürmüştür. Almanya’nın ardından Fransa, Belçika, Hollanda, Avusturya gibi sanayi hamleleri gerçekleştiren ve işgücü bulamayan ülkeler de Türkiye’den işçi göçü almaya başlamıştır.

Türk İşçilerin Oluşturduğu Nüfus

1960’larda başlayan bu işçi göçü aslında iki ülke arasındaki ilişkileri yönlendiren önemli bir faktör haline gelmiştir. Almanya’ya göçen nüfus memleket hasretini, ailelerini ve kültürlerini de Almanya’ya taşımaya başlamıştır. Böylelikle Almanya’da bir Türk yoğunluğu oluşmaya başlamış ve Türk kültürü ev hayatlarında, sokaklarda, fabrikalarda ve ilerleyen dönemlerde Türklerin açmış olduğu işyerlerinde yaşamaya başlamıştır. Bu durum yeri geldiğinde Türk kökenli vatandaşlara yönelik ırkçı ve yabancı karşıtı bir takım kötü olayların da yaşanmasına fırsat vermiştir.

Günümüzde Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli insan nüfusu 3 milyonu aşmış durumdadır. Almanya’daki en büyük yabancı nüfusu Türkler oluşturmaktadır. Aynı zamanda Türk kökenli Almanların Türkiye’ye yaptıkları mali transferler 100 bin Euro’nun üzerindedir. Her yıl birçok Almanya’da yaşayan Türk vatandaşı Türkiye’ye ziyarete gelmektedir. Bununla birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin en çok dış temsilciliğinin bulunduğu ülke de Almanya’dır. Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti Almanya’da 14 adet diplomatik temsilcilik barındırmaktadır.

Krizler, Uzlaşılar ve Gelecek

Elbette ki bu hikâye her daim bu kadar dostane ve iş birliği içinde sürmemiştir. Türk-Alman ilişkileri yeri geldiğinde birçok krize de davet çıkarmıştır. Fakat buna rağmen NATO müttefikliği, AB-Türkiye ilişkileri, düzensiz göçle mücadele ve Suriye, Libya gibi ülkelerdeki Türkiye etkisi Almanya ile bizi her daim bir müttefiklik içerisinde tutmuştur. AB-Türkiye ilişkileri konusunu belirli bir miktarda bu müttefikliğin dışında tutabiliriz. Zira 2000’li yılların başında AB üyeliği konusunda büyük umutları ve ilerlemeleri olan Türkiye ilerleyen yıllarda demokratikleşme, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi konularda AB ve özellikle Almanya’nın gözünde adeta sönmüş ve AB’nin istenmeyen adamı haline gelmiştir. Almanya’da eski Şansölye Angela Merkel’in başa gelmesi ile birlikte Türkiye’nin AB üyeliğine olan destekler adeta kesilmiştir. Türkiye’nin Ortadoğu’daki çatışma yaşayan ülkelerle komşu olması AB’nin teröre komşu olması tartışmasını yaratmıştır. Aynı zamanda Türkiye’nin nüfus olarak AB ülkelerinden çok daha fazla kalabalık olması AB Parlamentosunda Türk vekil ağırlığını ortaya koyacak olması, Merkel’in AB’yi bir Batı Hıristiyan Haçlı Birliği görüşü ve Müslüman bir ülkenin bu birliğe ait olmadığı anlayışı da Almanya’nın ve AB’nin tutumuna dönüşmüştür.

Merkel sonrası Almanya ise Türkiye ile olan ilişkilerini “Bekle ve Gör” politikasına çevirmiştir. 2021 yılında göreve gelen Olaf Scholz ve sol koalisyon hükümeti Türkiye için ilişkilerde Erdoğan sonrası Türkiye için somut adımlar atma niyetindedir. Almanya’nın günümüzdeki Türkiye ile olan ilişkileri Almanya’da yaşayan Türk kökenli vatandaşlar, AB üyelik süreci, düzensiz göçle mücadele ve ekonomik ilişkiler bazında seyretmektedir. Türkiye’nin günümüzde en büyük ticaret ortağı Almanya’dır. Bu durum 1960’lardan beri süren bir süreç olup kültüre bile dönüşmüştür. Bir dönem Türkiye’sinde İstanbul’da ticaret ile uğraşan eşraf çocuklarını Almanca eğitim veren okullarda okutmayı tercih etmekteydi. Almanca öğrenebilsin ki ticaret yapabilsin Almanlarla.

Almanya günümüzde Dünya’nın en büyük 4. Ekonomisidir. Bununla birlikte mühendisliği, sosyal hayattaki disiplin kültürü ve güven veren markaları ile bir Dünya devidir. Aynı zamanda Türkiye’den de ister iş birliği yapsın isterse de kriz yaşasın vazgeçemeyecek bir ülkedir. Almanya bugün kullandığı fabrikalarını tesislerini kime borçludur? Ya da soruyu şöyle soralım: Günümüzde Alman hastanelerinde hasta bakan, ameliyatlara giren doktorları; uygulamalar, yazılımlar geliştiren yazılım ve bilgisayar mühendislerini kime borçludur? Türkiye’ye. Borcu verenin ihtiyacı yok harhalde.

Yorum bırakın